Geyiklerin aralarındaki rekabetin temel nedeni dişilerdir. Biraz da belli bir bölgenin kontrolü. Bir sürünün lideri olmak, dişi geyiklere hükmedebilmek ve onlarla özgürce çiftleşebilmek demektir. Bu doğa kanunu ilginç bir rekabet anlamı taşıdğı da bir gerçek. Bir sürünün lideri ve o koltukta gözü olan adaylardan oluşan, tansiyonu son derece yüksek bir ortam.
Sürü lideri olmak
Bir sürü liderinin karşısına nasıl çıkılır, ne yapılır olay nasıl gelişir biraz bu sorulara odaklanalım. Geyikler kendi sikletlerine göre bir lider söz konusu olduğunda, patronun karşısına dikilip böğürmeye başlarlar. Bu yüksek perdedeki seslerin ilginç bir matematiği vardır. Böğürme, göğüs kaslarının kuvvetli biçimde kasılmasına neden olur. Eğer böğürme yüksek perdeden ve kısa aralıklarla gerçekleştirilebiliyorsa sesin sahibi olan geyik, kuvvetli göğüs kaslarına sahip demektir. Böğürmeye karşılık veren lider, aslında bir savaşın içine girmiştir bile. Karşılıklı böğürüşmeler, kimin daha güçlü olduğunu; dolayısıyla eğer dişe diş rekabete girdiklerinde kimin daha uzun süre dayanıklılık sergileyeceğine işaret eder. Geyikler böylelikle birbirlerine dokunmadan önce adeta neler olup biteceğini öngörmekte, konuyu ölçüp hesap kitap yapmaktadırlar.
Sonraki adım ise iki şekilde gerçekleşir: Lideri adayı, sürü liderinden daha güçsüz olduğunu anlayıp geri adım atabilir ve etrafta sakin sakin dolanmaya devam eder. Elbette bu durumda dişilerden de uzak duracaktır. Ve diğer seçenek ise böğürüşmelerin neticesinde sürü liderine yakın güçte olduğunu düşünebilir (hayvanlar da düşünür) ve bu durumda mutlak bir gerçek olarak boynuzlar devreye giriverir. Ancak bu notada da iki geyik birbirleriyle ölesiye savaşmazlar. Hafif hafif birbirlerinin boynuzlarına dokundururlar, aslında aceleleri hala yoktur; hedefleri birbirlerinin omuz kaslarını görmektir.
Eğer omuz kası güçlüyse işi fazla uzatmaya gerek yoktur, sürü lideri adayı bu iki unsurla ciddi bir saldırıya gerek olup olmadığını ölçüp biçer. Eğer omuz konusunda da kendisine güveniyorsa, sürü liderinden daha güçlü olduğunu, en azından ona yakın olduğunu anlarsa bu kez her yıl geyiklerin yüzde 25'inin sakat kalmasına yol açan o hummalı kavgaya girişilir. Sonuç sürünün geleceğinin kimin elinde olacağını ortaya koyacaktır.
7 Haziran 2014 Cumartesi
24 Mayıs 2014 Cumartesi
Sosyal Maya Yeni Bir Uygarlık mı?
1 milyar 200 milyon üye birinde, diğerinde 300 milyon üye, saniyede bilmem kaç milyon Sosyal Maya Uygarlığı! fotoğraf paylaşımı, takipçi sayısı artacak diye otu falan takip etmeler… Kabul edin yeni bir uygarlık bu. Bu,
Orta Amerika’da yaşamış ve daha sonra İngilizler ve
İspanyollar tarafından bu kıtanın lime lime edilmesi sonucu arta kalan yerli
halk statüsüne gerilemiş Mayalar, yüksek bir uygarlık düzeyini simgeliyordu. En
azından şehirlerinden arta kalanların sonucu buydu, bu kimseler işi biliyordu.
Sanatsa sanat, matematikse matematik hepsi vardı bunlarda;
ancak Sosyal Maya’lar kadar paylaşımcı değillerdi tabii. Retweet nedir,
unfollow ne işe yarar gibi sorulardan da bir haberlerdi. Avcılık, toplayıcılık,
sanatsal bakış açısı ve bilim… Sonuç: Mayalar.
Sosyal Maya ise uygarlık ekseninde ele alındığı ilk andan
itibaren büyük bir uygarlık başkaldırısı neredeyse. Üstelik sanattan felsefeye,
saçmalıktan spora kadar uçsuz bucaksız bir hareket güdümünü de bünyesinde barındırıyor
bu uygarlık. Politika, fotoğraf, video, porno ve daha nice alt başlıkla
birlikte uygarlığın sınırları biraz daha anlaşılır olabilir belki ama Orta
Amerika yerlileri Mayalardan ciddi farklar olduğu da aşikar; biraz önce de
belirttiğim gibi Unfollow yoktu mesela Maya Uygarlığı’nda…
En üstteki sorunun yanıtına gelince, aslında bu yazıda da
açıkca vurgulandığı üzere Sosyal Maya kesinlikle bir uygarlık. Evrensel
değerlere sahip, aşırı sesli, manipülasyona elverişli -çok elverişli- faydası
yüksek, zararı da bir o biçim, toplumsal ama genel. Sosyal Maya Uygarlığı işte
tam olarak bu çerçevede yer alıyor.
İnsanların ‘anlatma’ dürtülemesinin, tarihin çok eski
zamanlarındaki ‘ben çiçek hastalığına çözüm bulacağım, tarihe adım varya, altın
harflerle geçecek altın’ınden tutun da ‘Burayı ben fethedeceğim’e kadar o
kişinin o ‘çok özel’ olma dürtülemesinin en yerel hali. Herkesin anlatabildiği
bir platformlar platformları Sosyal Maya Uygarlığı. Peki sistemi nasıl? Nasıl
işliyor? Neden sürekli büyüyor?
Çünkü her uygarlığın bir başlangıç-gelişme ve sönüş evresi
var. Sosyal Maya Uygarlığı, henüz başlangıç evresinde… Henüz fareler kendi
fotoğraflarını çekip Micebook’ta paylaşmaya başlamadılar bile…
Görüşmek üzere…
22 Mart 2014 Cumartesi
Noam Chomsky’nin Nükleer Savaş ve Çevre Felaketi Adlı Kitabı Üzerine
Bir aktivist, bilim adamı ve yazar olan Noam Chomsky’nin
geçmiş, günümüz ve geleceği kapsayan karanlık tablolarından biri ile karşı
karşıyasınız. Aslında çok az insanın bildiği adeta sır gibi saklanan belki de
sadece düşünülen gerçeklere klasikleşmiş açık sözlülüğüyle yaklaşan yazar,
nükleer savaş kavramına dair önemli tespitler sunuyor. Yine ekseninde Amerika
var. Bu karanlık ülkeyi nükleer faaliyetleri, dünyanın birçok ülkesini bu konuya yönelten adımlar atması,
Japonya’ya atılan atom bombası, kimyasal silah deneyleri, insanoğlunu tehdit
eden sadistçe çalışmaları gibi başlıklar altında irdeleyen yazar; ABD’nin yanı sıra
dünyanın birçok ülkesini de çeşitli anti-yeşil yönleriyle eleştiriyor. Övdüğü çok az sayıda yeşil ülke arasında ise dünyanın en fakir ülkelerinden Bolivya var ve tuhaf bir ironi söz konusu burada... Kitabın genelinde yönetimi elinde bulunduran insanların gelecekten ziyade kısa
vadedeki çıkarları uğruna sonraki nesilleri umursamıyor oluşunu yine birçok çalışmasında olduğu gibi çarpıcı
ve en aykırı şekilde sunmayı başarıyor Chomsky.
Politika ekseninde silahlanma konusunda yaptığı vurgular
dikkat çekici. ABD’nin Irak, Afganistan gibi ülkelerdeki insanlık suçu olarak
tanımladığı istilasının yanı sıra Çin’de dahil olmak üzere küresel kontrol
sahasına aykırı tüm güçleri potansiyel risk olarak gören devlet politikasını
eleştiriyor. ‘Artık dünya, 2. Dünya Savaşı’ndaki dünya değil, kontrol edebilme
devri geride kaldı’ vurgusunu da bu noktada açıklıyor. Çin’in özellikle
denizlerde daha güçlü olmak adına yaptığı askeri harcamanın ABD’nin Irak ve
Afganistan için ayırdığı askeri harcamanın ancak 4’te 1’i oranında olduğu; bunun
da toplam ABD askeri harcamalarının çok küçük bir payı sayılabileceği, tüm bu verilere karşın ABD’nin duruma paranoyakça bir kuşkuyla yaklaştığı, ABD'nin Çin’in aslında bu çok cılız, hayal meyal
adımlarını dahi kabul edilemez gördüğünü belirtiyor. İran ile aralarında
–elbette sadece ABD saldırısı şeklinde- bir nükleer savaş riskinin varolduğuna da değiniyor. Bu
noktada İran’nın Türkiye’yle nükleer alanda iş birliği içine girmesine de ufak
bir parantez açıyor, ancak en nihayetinde İran’nın sadece kendini dış
tehditlerden koruyacak güçte nükleer potansiyele sahip olduğunu, konunun
ABD’nin küresel hakimiyetine yapılan ‘küçük müdahalelere’ dahi tahammül
edememesi ile ilgili olduğunu belirtiyor. Bu noktada yazarın gerek Çin gerekse
İran’la ABD arasında bir savaş riskini üstü kapalı olarak dahi olsa belirttiğini
hissediyoruz. Pakistan ve Hindistan’ın nükleer savaşa girebilecek diğer iki
ülke olması da burada belirtilenler arasında. Her iki ülkenin de hatta İran’ın
ABD tarafından zamanında nükleer faaliyetler konusunda desteklenmiş olduğunu
hatırlatmayı da ihmal etmiyor.
Politika gerçek bir yalan dolan… İnsanoğlu, kısa vadede
çıkarlarını düşünmekten öteye gidemeyen karar mercilerinin parmakları arasında
dönüyor. Chomsky, çevre felaketine sürükleniyor oluşumuz hakkında da ciddi
tespitlere sahip. İklim değişimi, kimyasallar ve elbette karbon yakıtların
dünyanın yaşanmaz hale getirilmesindeki baş aktörler olduğu, üstelik olumlu bir
adımın atılması yönünde en ufak bir emarenin dahi söz konusu olmadığı Chomsky
tarafından cesurca kaleme alınıyor. Chomsky, gerek nükleer riskler gerekse çevre
felaketine doğru sürüklendiğimizi belirtirken en ufak bir umut işaretine dahi
yazısında yer vermiyor. Karanlık bir geleceğe hazırlıklı olmamızı telkin ediyor
adeta…
19 Mart 2014 Çarşamba
Noam Chomsky'nin Medya Denetimi Adlı Kitabı Üzerine
Çağımızın en önemli aktivistlerinden Noam Chomsky’nin Medya
Denetimi adlı bir çırpıda silinip süpürülecek boyutlardaki(60 sayfa) kitabı bir
gazetecilik mezunu olarak ilgimi çekti. Medyanın kimi yönleri ile politikanın
yan kolu olma yetisi zaten bildiğimiz konulardan, ancak Chomsky oldukça keskin
ve direkt bir dile sahip olduğu için bu durumu, çok sayıda hasır altı mevzuyla birlikte öylesine güzel
harmanlamış ki akademik bir konu olmasına karşın sürükleyicilik had safhaya taşınmış...
Ne anlatıyor?
Chomsky, daha ilk sayfasında Amerika Birleşik Devletleri’nin
1. Dünya Savaşı sırasındaki tamamen pasivist olan ve savaşa girmek için en ufak
bir neden dahi görmeyen halkın 6 aylık bir probaganda çalışmasıyla Almanları
lime lime etmeye hazır hale dönüşümünü anlatıyor. Keskin bir başlangıç. Probagandanın gücünü yavaş
yavaş okuruna aşılatmayı hedefleyen yazarın ekseni ise çok sayıda
eserinde olduğu gibi ABD. Halkın medyanın ve yüksek profesyonellikteki
halkla ilişkiler endüstrisi için her zaman kolay lokma olduğu, ABD’nin
Dominik Cumhuriyeti, Irak gibi ülkelerdeki dış politika hamlelerinin
-sahip olduğu ülke terorizmi- anekdotuna karşın halkın desteğini arkasına aldığı ve bu konularda harcanan milyar dolarlık
probaganda çalışmalarının etkisi lafı hiç uzatmadan anlatılıyor.
Örneğin İran’la 10 yıla yakın süre savaşan ve bunun
neticesinde bir başarı elde edemeyen Irak’ın 90’larda küresel bir tehtit olarak
adfedilmesi örneğini veriyor Chomsky. Nasıl olurda daha hemen yanındaki İran’ı
alt edemeyen bir ülke dünya barışı için topyekün bir tehtit olur ve ABD’de
‘Irak dünyayı yok etmeden biz onları haklayalım’ bayrağını taşıyarak Irak’a
saldırır? Irak, ABD saldırısıyla darmadağın oldu ve biz tüm bunlarda hep ABD’yi
haklı bulduk… İsrail’in bölgedeki Filistin vahşeti de Chomsky’nin aslında
birçok eserinde de olduğu üzere okları üzerine çekiyor. Yazar, ABD’nin
desteğiyle İsrail’in etrafının kan gölüne dönüşmesi, ülkelerin tüm barışcıl
çabalarına karşın ABD’nin desteğini ardına alan İsrail’in kan dökmeye devam
ediyor oluşunu büyük bir cesaretle anlatıyor. Hemen ardından da Afganistan’a
yapılan saldırıdaki 11 Eylül etkenini de açıyor.
Afganistan meselesi
Afganistan’a ABD’nin ‘bize o teroristleri verin ya da
ülkenizi darmadağın edeceğiz’ tehditini ülke terörü olarak adlandıran Chomsky,
Afganistan’a karşı girişilen saldırıya Türkiye’nin hızla destek çıkmasını da
hedef alarak eleştiriyor. Tüm bu olanların sonucunda ABD’deki büyük gazete ve
TV’lerin halkı/dünyayı parmağında oynatması, ABD’nin sergilediği saldırgan
politikaların dünyanın hiçbir ülkesinde yadırganmayacak seviyede bulunmasını
medyanın olağanüstü gücüne endeksliyor.
Medyanın işini yaptığını ve sektöre harcanan paranın hakkını verdiğini
de vurguluyor. Hedefindeki ise ABD dış politikasındaki canice tutumlar.
ABD gerçekleri
Chomsky, örneğin ABD’de ülke ekonomisinin berbat durumda
olduğu 2000’lerin ilk yarısında Afganistan, ardından Irak’ın hedef alınmasının
bir tür hedef saptırma/halkı uyutma hamlesi olduğunu belirtiyor. Tüm bu olanlara karşın ABD politikasını
eleştiren tek bir doğru dürüst cümlenin dahi olmaması ele alınıyor. Bilindiği
üzere medya tabanında durum genel hatlarıyla bu şekilde gelişmiş, aralarında
sanatçı ve müzisyenlerin de bulunduğu bazı aktivistlerin ABD’nin ‘kan döküyor
olması’ karşıtı hamlelerini eleştiren çalışmaları olmuştu.
Sonuç
Chomsky’nin sadece 60 sayfaya sığdırdığı bu denli başarılı
bir analizi okumak harikaydı. Bazı yönleriyle doğruluğu kanıtlanmamış/yazarın
düşüncesi şeklinde noktalar barındıran çalışmada, ABD dış politikasının dünya
genelinde kabul görüyor oluşunda probaganda ve halkla ilişkiler çalışmalarının
rolü oldukça iyi bir şekilde işleniyor. Özellikle medya ile ilgili eğitim gören
kimselere, etrafında aslında neler döndüğünü merak eden araştırmacı kişiliklere
Noam Chomsky’nin Medya Denetimi adlı kitabını tavsiye ediyorum.
Fiyatı 7,5 TL.
Fiyatı 7,5 TL.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





