ferhat verdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ferhat verdi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2015 Cumartesi

Karmaşa Yaygın


Atların olduğu bir dünyadan geldik, ok attı, kılıç salladı atalarımız. Köylerde yeşeren elleriyle toprağı ayıklayıp sebze tutan, at binen çit sürendi Türk. Zamanın devamında genler bir nebze olsun değişmedi yine elleriyle, terleyerek ve üstelik kıt kanaat yaşıyor. Ne zaman ay dönecek diye düşünüyor, yürüyor ve tutunuyor. İlerlemek yerine düşmemeye çabalıyor. Bunun sonuçlarına da katlanıyor, diyor ki ekmek derdi, yaşam kavgası, emeklilik yarışı. İnsanımız hep emek, her zaman elleri ile kazarak. Peki ya modern olma kaygısı, arabalar ve son model televizyonlar. Her şey ne kadar da tuzsuz, atlardan değil de arabalardan hoşlanmak, onları kullanmak ama at binermişçesine huysuz. Tedirgin, aniden düşmeye, kızmaya meyilli. Kaba. İtirafsız. Yaradılışı temellendiren ama temeline sıkı sıkıya bağsız, kırıcı, üzücü, yıkıcı ve derdine sürekli kötülük ekleyen. Bağıran, dinlenmediğine emin. Günümüz Türk’ü iyi değil; kırmaya açık, sevgiye uzak, üzmeye ve sıradanlığa meyilli. Bu yüzden bağırmak kolay, bu yüzden karmaşa yaygın. 

12 Şubat 2012 Pazar

Fransa, Osmanlı’yı Küçülten Etmenlerin Merkezi

Günümüze dair perspektife katkı sağlaması amacıyla bir makaleden alıntı yaptım. Bu alıntı, Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde bulunan toprakların kaybediliş aşamalarının önemli kaynaklarından” miliyetçilik” kavramının, nasıl bir “nifak tohumu” olarak kullanıldığı hakkında önemli bir referans kaynağı olarak düşünülebilir. 
Ayrıca ilgili alıntı; dost olarak bilinen, tanınan ve kendini bu şekilde lanse eden “Fransa”nın göstermelikten öteye gitmeyen duygularla Osmanlı İmparatorluğu üzerinde açtığı geri dönüşü olmayan yaralara ışık tutuyor. 

1797 yılı Ekim ayında, Compo Formio antlaşmasıyla Habsburg İmparatoru(Avusturya-Macaristan), devrimci Fransa’yla barış yapmak zorunda kaldı. Bu antlaşmayla uzun bir ömür süren Venedik Cumhuriyeti son buldu ve toprakları Fransız Cumhuriyeti ile Habsburg İmparatorluğu arasında paylaşıldı. Fransa’ya Preveze Limanı, İyonya Adaları,Yunanistan ve Arnavutluk kıyıları verildi. Bu bölgede 1797’den 1799’a ve 1807’den 1814’e kadar kısa süren Fransız egemenliğinin çok büyük etkileri olmuştur. Venedikliler’in egemenliğindeki bu topraklarda yaşayan halk Yunanlı’ydı. Fransız yönetiminin hüküm sürdüğü dönemde gerçekleşmiş olan devrimci ve radikal değişiklikler Mora eyaletindeki(Güney Yunanistan) Osmanlı yönetiminde bulunan Yunanlılar’ı da etkiledi.
Çok uzun süre Fransızlar, kendilerini Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel dostları gibi göstermiştir. Eski dost artık yeni komşuydu ve dostluk bu şoka dayanamadı. Antik Yunan devletlerinin dönemi anımsatılarak bölgedeki Ortodokslar, cumhuriyet için kışkırtıldı. Hatta komşu Osmanlı tebaası da etkilenmeye çalışıldı. 

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir Osmanlı eyaleti durumundaki Mısır’ı ele geçiren Fransızlar, burada da eski ihtişamlı günlerden ve modern özgürlükten söz etmeye başladığında, artık ders alınmıştı. “Sonrasında Mısır’a komşu Araplarda görülen ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çok ciddi yönetimsel bölge kaybına yol açan milliyetçilik akımlarının da Mısır kaynaklı olabileceği aşikardır.

Yani Fransa, Osmanlı’yı küçülten etmenlerin merkezidir. 

Sultanın hükümetinin o günlerde Arapça ve Türkçe yayınladığı bir bildiride şu uyarılar bulunmaktadır:

"Fransızlar… Cennetin ve dünyanın birliğine inanmazlar… Tüm dinleri terk etmişlerdir… Onlar, kıyamet ve hesaplaşma günü, cezalandırma, imtihan, soru ve yanıt olmayacakmış gibi davranırlar… Onlar, tüm insanların, insanlık açısından eşit olduğuna inanırlar; hiç kimsenin üstün olmadığını, herkesin kendi ruhu ve yaşamından sorumlu olduğunu savunurlar. Bu boş inançlar ve saçma düşüncelerinden hareketle yeni ilkeler ve kanunlar koymuşlardır. Şeytan’ın söylediklerini yaparak, dinin temellerini yıkmış, tüm insanları günahlarına ortak etmeye çalışmış, dinler arasında nifak tohumları ekmiş, krallar ve devletlerarasına fesat sokmuşlardır. Yalanlarla dolu sahte kitaplarıyla ”Biz size, dininize ve toplumuza aidiz demiş ve herkesi Şeytan’ın bayrağı altında birleşmeye çağırmışlardır."

Burada Şeytan’a sıkça yer verilmiş olması dikkat çekicidir. Kuran’ın son suresinde(114:5) Şeytan’ın, “insanların kalplerine fısıldayan bir sinsi” olduğu yazmaktadır.

Kaynak:  The Middle East, Bernard Lewis

4 Şubat 2012 Cumartesi

Osmanlı ve Batı: İki Dünyayı Birbirinden Ayıran Çizginin Kırılması

Yüzyıllardan bu yana Müslümanlar’ın tarihi bakış açılarında, Tanrı’nın gerçeğini tüm insanlığa kazandırmak gibi kutsal bir görevleri vardı. Ait oldukları İslam toplumu, Tanrı’nın amacının dünyada somutlaştırılması; İslam hükümdarları da, Peygamber’in mirasçıları ve Tanrı’nın getirdiği mesajın bekçileriydi. Onlar, Tanrı tarafından şeriatı uygulamak ve egemen olacağı alanı genişletmekle görevlendirilmişti. Esas itibarıyla, bu sürecin bir sınırı bulunmuyordu.
16.yy’da Müslümanlar’ın Amerika hakkında yazdığı ilk ve uzun süre tek kalan kitabın Türk yazarı, Avrupa’nın “Yeni Dünya” dediği keşif ve fethinden söz etmiş ve oranın İslamiyet’le aydınlatılarak Osmanlı topraklarına katılacağını inançla umut ettiğini yazmıştır.

Müslüman devleti ile kafir komşuları arasında zorunlu ve devamlı olan bir savaş durumu söz konusuydu. Bu durumun sona ermesi, gerçek dinin egemenliği ve dünyanın tümünün Müslüman olmasıyla mümkün olacaktı. Gerçeğin ve aydınlanmanın tek sahibi olan İslam devleti ve toplumun çevresinde, dinsizlik karanlığı ve barbarlık vardı. Tanrı’nın İslam toplumunu gözde tutmasının göstergesi, Peygamber zamanından itibaren dünyada güç ve zafer kazanmalarıydı.

Osmanlılar’ın İslam ordularının, Hıristiyan dünyasının kalbine girdikleri 15-16.yy’daki büyük başarıları ve Ortaçağ mirası bu düşünceyi desteklemiş; 18.yy’daki geçici ama etkileyici zaferlerde bunları tekrar canlandırmıştı. Artık koşulların Müslüman devleti yerine Hıristiyan düşmanlarınca belirleniyor olduğu yeni durumun ve devletin varlığını sürdürmesinin Hıristiyan devletlerinin yardımına ve iyi niyetine bağlı olmasını, Müslümanlar’ın kabul etmeleri ve bu duruma uyum göstermeleri oldukça acı ve yavaş olmuştur. 

Tüm tartışmaların en kesin sonucu savaş alanındaki yenilgidir. Osmanlılar’ın ilk yenilgisini gösteren Karlofça Antlaşması imzalandıktan sonra, Osmanlı yöneticileri Batı yöntemlerini araştırma ve taklit etme çalışmalarına girişmişlerdir.

Yanılgı
Türkler, başlangıçta sorunu askeri olarak görüp askeri çözümler aramışlardır. Savaş alanlarında Hıristiyan orduları onlardan üstün olduğu için onların tekniklerini, eğitim yöntemlerini ve silahlarını almak faydalı olacaktı. 18.yy’da çeşitli zamanlarda Osmanlı hükümeti Avrupa savaş yöntemleri için okullar açıp Türk subayları için Avrupalı eğitmenler getirtmişti. Zaman içinde bu küçük değişiklik, çok büyük değişikliklere yol açmıştı. Eskiden dinsiz ve Batılılardan nefret etmek üzere eğitilen genç Müslümanlar, artık onları öğretmen olarak kabul etmiş ve onların dillerini öğrenip kitaplarını okumak zorunda kalmışlardı. Genç Türk subay adayları, 18.yy sonlarında, istihkam ve topçu okullarında dersleri için öğrendikleri Fransızca’yı başka kitapları okumak üzere de kullanmışlardır. Okudukları kitaplarda karşılaştıkları bazı düşüncelerin topçu öğretmenlerinin öğretikleri her şeyden çok daha patlayıcı olduğunun farkına varmışlardı.


Askeri reformlardan sonra iki dünyayı ayıran diğer engeller de aşılmaya başlanmıştır. Türklerin uzun süredir matbaaya karşı sürdürdükleri direniş 1729 yılında kırılmıştır. 1742’de kapatılan matbaada 17 kitap basılmıştır. Bu kitaplar arasında, Avrupa ordularının askeri sanatlarıyla ilgili bir araştırma ve 1721 yılında Fransa’da elçilik yapmış bir Türk’ün Fransa hakkında yazdığı kitap da vardı.

31 Ocak 2012 Salı

"Anadolu" Adının Tarihsel Kaynağı

Anadolu, günümüz batı dünyasında "Anatolia" olarak bilinmektedir. Yunanca bir sözcükten gelen Anatolia adı, İtalyanca "Levant" ve Latince "Orient" sözcükleriyle aynı anlamdaki "güneşin doğması" anlamını taşımaktadır. Güneş doğudan doğar ve eski Akdeniz halklarınca güneşin doğduğu yerin bildikleri "en doğu" topraklar olan Anatolia olduğu düşünülürdü. Anatolia adı, kendileri için bilinen dünya Doğu Akdeniz topraklarıyla ile sınırlı olan halkların bakışaçısını yansıtmaktaydı. Daha sonra çok uzaklarda çok daha büyük bir Asya olduğunu öğrenen Akdeniz halkları, kendi asyalarına "Küçük Asya" ya da "Yakın Doğu" dediler. 

Biraz Madonna

Madonna'nın annesi Fransız asıllı Kanadalı, doğduğu yer Michigan-ABD ve soyadı: Ciccone. Şarkılarının çoğunda Anna Sexton'un şiirlerinden esinlenmiş olan Madonna ayrıca; Jeanne d'Arc ve Anais Nin'in günlüklerinden etkilenmiştir. Bu ikisi Madonna'nın kahramanlarıdır.

Madonna, beyazı çok seviyor. Turnelerde odası beyaza boyanıyor. Herşey beyaz oluyor. Hot Tomales ve Circus Peanuts şekerlemelerini ve nane limon çayını seviyor. Puerto Rican Majal yüz pudrası kullanıyor, sevdiği parfüm ise Annick Gautal-Gardenia Passion. 

Madonna'nın sevdiği filmler; Dietrich'in Mavi Melek ve Fas'ı, Louise Brooks'un Pandora Box'u, Joan Crawford ve Mildred Pierce'in Herşey Bir Gecede Oldu adlı filmi, Judy Holiday'in Burn Yesterday'i.

7 Ocak 2012 Cumartesi

Madde Bağımlılığı ve Anlam Eksikliği

Batı dünyasında, madde bağımlılarının hemen hemen yüzde 100'ünün uyuşturucuya, alkole, vb başlamasının, intiharların büyük bir bölümünün nedenini oluşturduğunu biliyor muydunuz?

İnsanda doğuştan gelen bir "anlam arayışı" güdüsü vardır, bu güdü engellendiği zaman insanın varoluşsal boşluğa düştüğü, anlamsızlık duygusuna kapıldığı ve bunun sonucunda uyuşturucu, alkol, vb alarak bu duygudan kaçmaya, içindeki boşluğu doldurmaya çalıştığı klinik verilerle gözler önüne serilmiştir.

Yaşamın her anında herkes kendisi için bir "yaşamsal anlam" bulabilir. Ancak bu anlamı "bulma" sonucunun gelişim çabasında oluşan etkiler insanın kendini alkole, uyuşturucuya, seks bağımlılığına ve bunların devamında eşcinselliğe, akıl hastanesinde tedavi görme gerekliliğine, uyuşturucu temini için satıcı durumuna, bağımlılık maddesi karşılığı ya da bağımlılık maddesi temini amaçlı seks yapma, hırsızlık yapma gibi yöntemlere başvurmasına yani genel anlamıyla olumsuz bir genel yöneliş sergileme durumu ortaya koymasına neden olmaktadır.

Faydalanılan kaynak: Dr. Victor Frankl "İnsanın Anlam Arayışı"

30 Ekim 2011 Pazar

Retro Savcı

Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'in yüzyıllar boyunca-Latinlerin büyük ihaneti dışında- savaş yoluyla fethedilmemiş olması konumu ve korunma özellikleri olan; olağandışı kalınlıktaki surları, surların önündeki derin hendekleri eğer bu ilk ikisinin olası aşılımında yeniden hendekler ve bir sıra daha sur dizisi ile aşılması neredeyse imkansız olan bir hatta sahip oluşundandı. Bu fethedilememezlikle başkent; gelişen, zenginleşen özelliklerinin yanında bilim, kültür ve sanatın merkeziydi. Başkent, hergün tüm Avrupa'dan gelen öğrencileri ağırlardı. Refah ve "savunuluyor olma güdüsü" bu, kozmopolit ve kreatif ortamı beraberinde getirdi.

Fethedilemez olma özelliği, günümüzde kozmopolit özelliklerin kaynağıdır. Bir şehir, bir ülke fethedilemez özellikler taşıyorsa kültür, bilim, sanat alanında ilerler. Fethedilebilir özeliklere sahip bir birey ya da ülke; fakirlik, huzursuzluk ve kargaşayla paralel bir şekilde süregelir. Türkiye'deki bilim, sanat veya kozmopolit özelliklerin "eksik olduğunu düşünen" sav, savunuluyor olma güdüsünün toplumsal düzlemin büyük ya da küçük, analitik düzlemin önemsiz olduğu şekliyle önemsiz olduğu miktarda eksik olmasıyla açıklanabilir. Toplum, savunuluyor olma güdüsüne dair eksiklikler yaşamaktadır. Bu eksiklikler, geçmişteki "kanlı fethihlere karşı duyulan korku" ile ilgili olmayan modern fethedilişle ilgilidir.

Modern fethediliş, bir empoze sisteminin ördüğü bir kavramdır. Sosyalleşmeye ilşkin alışkanlıkların bir "empoze" aracına dönüştürülmesi, bilinçli-bilinçsiz "verileri sorgulamayan direkt katılım" ve beraberindeki bilgisiz-katılımcı kitlenin meydana gelişiyle örneklenebilir. Toplumsal alışkanlıklar günümüzde "empoze" ile zedelenmekte, fikri-hür olmamaktan yakınan kitleler bile kendilerine verileri sorgulamayan direkt katılım özelliğine sahip nu-bireyler sağlamaktadırlar. Toplumdaki plastik sanatlar, müzikal sanatlar, kültürle ilgili ana maddeler, sosyal paradigmalara ilişkin çözüm getiriciler, bilimsel kaynaklar, tiyatro oyunları, resime , tasarıma ilişkin "önündeki hendekler ve surlar nedeniyle zorlu varış" karmaşasının nedenleri, tarihten günümüze ulaşan Türkiye'deki"fethedilebilir özelliklerin yoğunluğu" ile bağlantılıdır.

14 Ekim 2011 Cuma

Özgürlüğün Ansiklopedisi ve Zincirler

Ya ben bir zincirsem diye düşündü puslu bir zihinle, neden herşey beni acıtıyor ve ayağıma takılıyor? Ancak yüreğime saplanan tahta bir anahtar beni çözebilir ve kaçabilirim dedi kendi kendine. Zaten en önemli hüneri kaçmaktı. Seneler içinde bu meziyetini deha ürünü saf bir bilim konumuna yükseltmişti. Anlatımı detaylı bir genelgeçer durum nedeniyle aniden zinciri çözüldü ve kaçmaya başladı.
Her şeyin ayrıntılı anlamlara ilişkilendirilmediği bir dünyanın yegane kaçağıydı. Koşmaya devam etti. Bir ağacın dalında enfes bir vişneli pasta dilimi gördü. Elini uzattığındaysa pasta siyah bir karabatağa dönüşüp uçtu. Doğanın harikalarına üstünkörü, küçümser bir bakış fırlattı. Fırlayan oklar birkaç defne yaprağının okyanusa düşmesine neden oldu. Balıkçılar tuttukları balıkların artık hiç kokmadığını fark ettiler. Çünkü defne yaprakları balıklarla birleşince kötü kokuyu absorbe eder gibi bir nu-ansiklopedik açıklamaya gerek yoktu. Ancak ağaçlardaki genel oyma yığınının genel etkisi çok sanatsaldı-korkunç olan yalnızca ayrıntılardaydı.

Koşarken her zaman bir kez yere düşülür sinematografisine karşı koymayarak düştü. Eksiksiz bir tıbbi muhayene yapıyormuşcasına çok uzaklarda kalan zincirine baktı. Gülümsedi. Özgürdü ama yerdeydi. Her özgürlüğün aslında bir "yerde" oluşuydu.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Gerçekliğin Dokusunda Bir Titreşim

Bütün kitapların kendilerine has hayatları vardır. Enerji dolu bazı kitaplar, kitap raflarına gelişigüzel zincirlenemezler; çivilenerek kapatılmaları ya da çelik plakaların arasında saklanmaları gerekir; ya da ciddi meraklıları için tantrik aşk büyüsü üzerine ciltlerde olduğu gibi, alev almasınlar diye soğuk suyun içerisinde bekletilmeleri gerekir. Bu tantrik kitapların çoğu kutuplardadır zaten. Fok balıklarının aşka dair belgesellerinden ve insanların fok balıklarını acımasızca öldürüşünden insan-aşk gerçekliğine dair veriler zaman zaman multimedya uçurumundan aşağı atılır. Gerçekliğin dokusundaki bir titreşime dair kitaplar ise serbest bırakılmalıdır. Çünkü zor olan fikirleri arar dururlar. Titreşimleri ise genelde arayışa dair işaretler çizer. Çizilenler yoğunlaştıkça bazı sayfalar yırtılır ama gerçekliğin dokusu biraz hırpalayıcıdır zaten.

11 Ekim 2011 Salı

Kötü olmanın kötü tarafı

Kötü olmanın kötü tarafı, kötülerin çokta yenilikçi bir düşünce yapısına sahip olmamaları ve insan dehasının işleri renklendirmesine ihtiyaç duyma gereksinimleridir. Amaç ve sonucunda meydana çıkan faydalar kavram ikilisinin yaratacağı ikileme katkılar sağlamak için edinilen konsantrasyon, kötülerde sonuçların her zaman birilerinin derinlemesine aleyhine olması şeklindedir. Uzay ve zamanın dışındaki o sonsuz paralel kıraçlardan farklı olarak kötülük, bir mum ışığının çevresinde ısınmaya çalışan bir okyanus gibi iyiler için nedensiz, aitsiz özellikler taşır. Kötüler, insanların gündelik işlerine kalıcı bir ilgi duyarlar. Kötü olmak, genelde toplumun tüm bireylerinin içindedir. Psikolojik seçenekler içinde yer alır.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Papağanologlar Listesinden

Bulanıklığın içinde ayrıntılar belirmeye başlamıştı. Kulakları bir ateşin çıtırtısını ve kaynağı belirsiz bir fokurdama sesini yakaladı. Kendini dışlanmış hisseden burnu öne atılarak kükürt kokusu aldığını bildirdi. İhtiyatla üzerine yattığı yüzeyi yokladı. Pürüzlüydü,-aslında tahtamsı- eline tek tük çivi delikleri geliyordu. 

"İnsansı türden bir yüzey". Tamam. Yani nerede olduğu sonucu çıkıyordu? İçinde bir ateş yakılmış, birşeylerin kaynamakta ve kükürtsü kokular yaymakta olduğu bir odada, tahta bir zeminin üzerinde yatıyordu. Sahip olduğu gerçekdışı, düşsü ruh hali içinde, bu çıkarsama sürecinden pek memnun oldu.  

Merhaba Derken İki Kez Düşünen Boğucu

Evet…nasıl yani? Bu kavram ikilisinin aslında üzerinde durmak çok önemli. Planlı ve programsız kavram ikililerinin yazımı hatta noktalanımı bile üzerinde durumu gerekli kılar. Türkçe dil öbeklerin gereksiz kullanımına önemli katkı sağlayacak olan bu roman benzeri abzürt bilim-kurgu aslında toplumlarla alakasız, bilime karşı dengesiz genel-geçer aynı zaman da kuramsız terimlere özenle yaklaşan bir üsluba merhaba der. Ya da derken iki kez düşündürür.

Amaç düşünmekse kelimelerden doğan okuma durumu, yersizdir. Okurken sıkılma, ilginin kaybolması gibi durumlar, sadece ilgi kaybedici cümlelerin neticesinde görülecektir. Hala bir anlam arama çabasının su an beyninizde yarattığı umutlar düzlemi, bir gökyüzünün aslında ötesindeki oksijensizlikle doğru orantıdadır. Yani, boğucu ve kavrama aykırı özellikler taşıyan anlamsızlık havasızdır.

Kızgın Fırın Tuğlası

Ölüm, evrendeki hemen hemen en yaşlı yaratıktır. Ölümlü insanın anlamaya bile başlayamayacağı alışkanlıkları ve düşünceleri vardır. 

Zamanın ve uzamın sisleri arasında bekler ölüm. Sayısız istilacının, pek çok iç savaşın ve sokağa çıkma yasağının asla başaramamış olduğu şeyi güneşin yolladığı mızrakların başarması gibi kaynağından beslenir. 

Nedenleri ölümsüzlükle değil olumsuzlukla örülü insan bunalımının sonudur ve aslında bitmeye yatkın bir sonucun noktasıdır. Edebiyata yatkındır, nedensizdir ölüm. Kelimelerle ifade edilir, kimi zaman aşk ile örtülür ölüm kimi zaman bir pankreas ağrısıyla ve her zaman bir fırın tuğlası kadar sıcaktır.