30 Mart 2012 Cuma

Sonu Kötü Biten Bilimsel Makaleler - 0034578

Global yaşamalarda sosyal ağ içeriğinde eğitilen genç Türk toplumu, gittikçe bilinçleniyor (!) 
Din, tarih, yaşam şekilleri, felsefe, doğa, para gibi konular hakkında çok derinlemesine bilinçsizlik örnekleri sergileyen-negatif yönde eğitilen Türk bireyi, dejenere olmadan hiç bir konunun üstesinden gelemiyor. Bununla birlikte gençler, gereksiz bilgi için can atıyor ve gittikçe daha derin bir bilinçsizleşme döngüsüne dahil oluyorlar.

Toplumda şiddet eğiliminden tutun hoşgörü derecelendirmelerine kadar her türde senkron sıkıntıları görülmektedir. Tarihten hiç bir zaman çıkarımsama konusunda gerektiği kadarını almayı başaramayan geridönüşümsüz bazı bilinçsizler, sürekli olarak çıkarımlarda bulunmaya çalışmakta ve bunlarla toplumsal zayıf düşünce eğilimine katkılar sağlamaktadırlar. Ayrıca hafıza eğiliminde ciddi sıkıntılar görülmektedir.  Alınan kararlar ya kolaylıkla unutulmakta ya da başka kararlarla birleştirilerek yok edilmektedir. Yani etkileşimli dejenerasyon her yerde etkisini göstermektedir. Türk toplumu için bilimsel ve zihinsel süreçlerde bir ayrım gereklidir. Bunun için eğitimin yıllara ve tekniklere bölümü yerine nokta atışlı olması şarttır.

İlkokullardan Üniversite anfilerine kadar dejenerasyon engelleyici eğitim destek görmeli ve tabii ki eğitmenler bu yönde eğitim almalıdır. Sosyal medyadaki bilgi akışının kontrolü için dejenere olduğu tespit edilen kişilerin kollarında "D" harfi ilistürasyonu ile dövme yapılmalı, bu kişilerin internet erişimi teknolojik ayırımla engellenmelidir. Bilimsel veriye ulaşım, eğitime indirgenmeli ve futbol yasaklanmalıdır. Basketbol ve hentbol gibi sporlarda takımların ayırıcı renklerde formalar giymek yerine tek tip giysi ile birlikte spor etkileşimi sağlanmalı böylelikle dejenerasyonun önüne bir set daha çekilmelidir. UEFA kupası kaldırılmalıdır. THY Euroleague Türk adı içerdiği için devam etmeli ve milliyetçi kavramlar desteklenmelidir. Ayrıcakenkws wö4pkrt499öö45o9 polooodsaaac_error

iPhone Isırışı

"Günümüz insanı eskiye göre daha commercial" der durur bazı yurtdışı Türkler, Robert College tayfaları, aşçılar...Biz, izdüşümden oluşan bazı insanlarsa tüketim toplumu deriz herşeye...Yeni bi gofret görünce satın alırız...

Bu tip ritüeller aslında Türkçe kelimelere yakışmayan ingilizce zırvalar gibidir. "Her an action üstad" kadar kötüdür bu dejenerasyon. Tüketilir- döner durur. Mesela yıllarca aşkı bekleyen bir genç, sonunda buldu diyelim; hani taze bir ekmek hayaliyle uzuun yıllar aç yaşayan biri, hasretle dişlediği somunun 4. diliminde ne hissediyorsa onu hissedecektir bu kişi yani doyuverir hemen... iPhone 4'ten sonraki "4S" in beklenişi ve ısırılışı da buydu. Günümüzdeki insanların sevme öznesini değilde fikrini sevmesi gibiydi bu geleneksel iPhone sirkülasyonu da...

Tarihsel gerçeklik ve teknolojik libidoların bir sonucu gibi garip ama reel gerçeklere ait "yeni iPhone 4S", geçmişten gelen bir fenomenden "çok geri" bir hayalperest döngü içeriğine haiz normal akıllı bir telefondur. Bunu teknoloji editörleri söylüyo ben değil(!) Dünyada bikaç günde tam 5 milyon adet satılmıştır. Yani Apple, birkaç gün içinde mega çelik kasasına 8 milyar dolardan fazla parayı usulca yerleştirmiştir. Bunun beslenişi ise marketteki Angry Birds gibi suyla dolu ve "her yaşa uygun aptalca"ydı. Bi Portekiz atasözünün de dediği gibi: Dejenere dejenere teknolo...

Ee Shakespeare'de boş durmamış demiş ki:"Cehennem burası, şeytan biziz."
Sonuç mu: Maşallah Apple.

12 Şubat 2012 Pazar

Fransa, Osmanlı’yı Küçülten Etmenlerin Merkezi

Günümüze dair perspektife katkı sağlaması amacıyla bir makaleden alıntı yaptım. Bu alıntı, Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde bulunan toprakların kaybediliş aşamalarının önemli kaynaklarından” miliyetçilik” kavramının, nasıl bir “nifak tohumu” olarak kullanıldığı hakkında önemli bir referans kaynağı olarak düşünülebilir. 
Ayrıca ilgili alıntı; dost olarak bilinen, tanınan ve kendini bu şekilde lanse eden “Fransa”nın göstermelikten öteye gitmeyen duygularla Osmanlı İmparatorluğu üzerinde açtığı geri dönüşü olmayan yaralara ışık tutuyor. 

1797 yılı Ekim ayında, Compo Formio antlaşmasıyla Habsburg İmparatoru(Avusturya-Macaristan), devrimci Fransa’yla barış yapmak zorunda kaldı. Bu antlaşmayla uzun bir ömür süren Venedik Cumhuriyeti son buldu ve toprakları Fransız Cumhuriyeti ile Habsburg İmparatorluğu arasında paylaşıldı. Fransa’ya Preveze Limanı, İyonya Adaları,Yunanistan ve Arnavutluk kıyıları verildi. Bu bölgede 1797’den 1799’a ve 1807’den 1814’e kadar kısa süren Fransız egemenliğinin çok büyük etkileri olmuştur. Venedikliler’in egemenliğindeki bu topraklarda yaşayan halk Yunanlı’ydı. Fransız yönetiminin hüküm sürdüğü dönemde gerçekleşmiş olan devrimci ve radikal değişiklikler Mora eyaletindeki(Güney Yunanistan) Osmanlı yönetiminde bulunan Yunanlılar’ı da etkiledi.
Çok uzun süre Fransızlar, kendilerini Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel dostları gibi göstermiştir. Eski dost artık yeni komşuydu ve dostluk bu şoka dayanamadı. Antik Yunan devletlerinin dönemi anımsatılarak bölgedeki Ortodokslar, cumhuriyet için kışkırtıldı. Hatta komşu Osmanlı tebaası da etkilenmeye çalışıldı. 

Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir Osmanlı eyaleti durumundaki Mısır’ı ele geçiren Fransızlar, burada da eski ihtişamlı günlerden ve modern özgürlükten söz etmeye başladığında, artık ders alınmıştı. “Sonrasında Mısır’a komşu Araplarda görülen ve Osmanlı İmparatorluğu’nun çok ciddi yönetimsel bölge kaybına yol açan milliyetçilik akımlarının da Mısır kaynaklı olabileceği aşikardır.

Yani Fransa, Osmanlı’yı küçülten etmenlerin merkezidir. 

Sultanın hükümetinin o günlerde Arapça ve Türkçe yayınladığı bir bildiride şu uyarılar bulunmaktadır:

"Fransızlar… Cennetin ve dünyanın birliğine inanmazlar… Tüm dinleri terk etmişlerdir… Onlar, kıyamet ve hesaplaşma günü, cezalandırma, imtihan, soru ve yanıt olmayacakmış gibi davranırlar… Onlar, tüm insanların, insanlık açısından eşit olduğuna inanırlar; hiç kimsenin üstün olmadığını, herkesin kendi ruhu ve yaşamından sorumlu olduğunu savunurlar. Bu boş inançlar ve saçma düşüncelerinden hareketle yeni ilkeler ve kanunlar koymuşlardır. Şeytan’ın söylediklerini yaparak, dinin temellerini yıkmış, tüm insanları günahlarına ortak etmeye çalışmış, dinler arasında nifak tohumları ekmiş, krallar ve devletlerarasına fesat sokmuşlardır. Yalanlarla dolu sahte kitaplarıyla ”Biz size, dininize ve toplumuza aidiz demiş ve herkesi Şeytan’ın bayrağı altında birleşmeye çağırmışlardır."

Burada Şeytan’a sıkça yer verilmiş olması dikkat çekicidir. Kuran’ın son suresinde(114:5) Şeytan’ın, “insanların kalplerine fısıldayan bir sinsi” olduğu yazmaktadır.

Kaynak:  The Middle East, Bernard Lewis

4 Şubat 2012 Cumartesi

Osmanlı ve Batı: İki Dünyayı Birbirinden Ayıran Çizginin Kırılması

Yüzyıllardan bu yana Müslümanlar’ın tarihi bakış açılarında, Tanrı’nın gerçeğini tüm insanlığa kazandırmak gibi kutsal bir görevleri vardı. Ait oldukları İslam toplumu, Tanrı’nın amacının dünyada somutlaştırılması; İslam hükümdarları da, Peygamber’in mirasçıları ve Tanrı’nın getirdiği mesajın bekçileriydi. Onlar, Tanrı tarafından şeriatı uygulamak ve egemen olacağı alanı genişletmekle görevlendirilmişti. Esas itibarıyla, bu sürecin bir sınırı bulunmuyordu.
16.yy’da Müslümanlar’ın Amerika hakkında yazdığı ilk ve uzun süre tek kalan kitabın Türk yazarı, Avrupa’nın “Yeni Dünya” dediği keşif ve fethinden söz etmiş ve oranın İslamiyet’le aydınlatılarak Osmanlı topraklarına katılacağını inançla umut ettiğini yazmıştır.

Müslüman devleti ile kafir komşuları arasında zorunlu ve devamlı olan bir savaş durumu söz konusuydu. Bu durumun sona ermesi, gerçek dinin egemenliği ve dünyanın tümünün Müslüman olmasıyla mümkün olacaktı. Gerçeğin ve aydınlanmanın tek sahibi olan İslam devleti ve toplumun çevresinde, dinsizlik karanlığı ve barbarlık vardı. Tanrı’nın İslam toplumunu gözde tutmasının göstergesi, Peygamber zamanından itibaren dünyada güç ve zafer kazanmalarıydı.

Osmanlılar’ın İslam ordularının, Hıristiyan dünyasının kalbine girdikleri 15-16.yy’daki büyük başarıları ve Ortaçağ mirası bu düşünceyi desteklemiş; 18.yy’daki geçici ama etkileyici zaferlerde bunları tekrar canlandırmıştı. Artık koşulların Müslüman devleti yerine Hıristiyan düşmanlarınca belirleniyor olduğu yeni durumun ve devletin varlığını sürdürmesinin Hıristiyan devletlerinin yardımına ve iyi niyetine bağlı olmasını, Müslümanlar’ın kabul etmeleri ve bu duruma uyum göstermeleri oldukça acı ve yavaş olmuştur. 

Tüm tartışmaların en kesin sonucu savaş alanındaki yenilgidir. Osmanlılar’ın ilk yenilgisini gösteren Karlofça Antlaşması imzalandıktan sonra, Osmanlı yöneticileri Batı yöntemlerini araştırma ve taklit etme çalışmalarına girişmişlerdir.

Yanılgı
Türkler, başlangıçta sorunu askeri olarak görüp askeri çözümler aramışlardır. Savaş alanlarında Hıristiyan orduları onlardan üstün olduğu için onların tekniklerini, eğitim yöntemlerini ve silahlarını almak faydalı olacaktı. 18.yy’da çeşitli zamanlarda Osmanlı hükümeti Avrupa savaş yöntemleri için okullar açıp Türk subayları için Avrupalı eğitmenler getirtmişti. Zaman içinde bu küçük değişiklik, çok büyük değişikliklere yol açmıştı. Eskiden dinsiz ve Batılılardan nefret etmek üzere eğitilen genç Müslümanlar, artık onları öğretmen olarak kabul etmiş ve onların dillerini öğrenip kitaplarını okumak zorunda kalmışlardı. Genç Türk subay adayları, 18.yy sonlarında, istihkam ve topçu okullarında dersleri için öğrendikleri Fransızca’yı başka kitapları okumak üzere de kullanmışlardır. Okudukları kitaplarda karşılaştıkları bazı düşüncelerin topçu öğretmenlerinin öğretikleri her şeyden çok daha patlayıcı olduğunun farkına varmışlardı.


Askeri reformlardan sonra iki dünyayı ayıran diğer engeller de aşılmaya başlanmıştır. Türklerin uzun süredir matbaaya karşı sürdürdükleri direniş 1729 yılında kırılmıştır. 1742’de kapatılan matbaada 17 kitap basılmıştır. Bu kitaplar arasında, Avrupa ordularının askeri sanatlarıyla ilgili bir araştırma ve 1721 yılında Fransa’da elçilik yapmış bir Türk’ün Fransa hakkında yazdığı kitap da vardı.